T.C. KÜLTÜR VE TURİZM BAKANLIĞI İstanbul Arkeoloji Müzesi

Osman Hamdi Bey ve Müzecilik

Osman Hamdi Bey ve Müzecilik

İstanbul’un fethinden sonra ve bütün Osmanlı tarihi boyunca, gerek Osmanlı silahları, gerekse savaş ganimeti olarak ele geçirilen silah, araç ve gereçleri Bizans çağından kalma Aya İrini (Hagia Eirene) Kilisesi’nde toplanmış ve burası bir silah deposu olarak kullanılmıştır. Cebehane adı verilen bu yer her ne kadar günümüz anlamında bir müze olmamışsa da, değerli eserleri bir araya getirip koruyarak önemli bir müzecilik görevini yerine getirmiştir.
18.yüzyılın başlarından itibaren Osmanlı İmparatorluğu’nda başlayan yenileşme hareketlerine paralel olarak, batıdaki örneklere uygun bir müze kurulması gündeme gelmiş ve bu doğrultuda Cebehane yeniden düzenlenerek 1726 yılında “Dar-ül Esliha” (Askeri Müze) adıyla açılmıştır. Sultan Abdülmecid devrine kadar kapalı olan müze, 1848 yılında Tophane-i Amire Müşiri Fethi Ahmed Paşa’nın gayretleri sonucu “Müze-i Askeri” adıyla Aya İrini’de yeniden açılmıştır. Böylece Türk müzeciliğinin temeli, Tanzimat’ın ilanından sonra 19.yüzyılın ortalarında, Sultan Abdülmecid (1839-1861) zamanında Tophane-i Amire Müşiri Fethi Ahmed Paşa’nın (1801-1858) gayretiyle atılmıştır.
Aya İrini Kilisesi’nde avluyu saran revakların araları camekânlarla kapatılarak bu revaklarda koleksiyonlar sergilenmiştir. Bu iki galerinin avluya açılan mermer söveli kapılarının üstünde, bir tarafta Mecma-i Esliha-i Atika, diğer tarafta Mecma-i Asar-ı Atika yazıları bugün hala durmaktadır. Mecma-i Esliha-i Atika, askeri müzenin temelini, Mecma-i Asar-ı Atika bölümü ise arkeolojik eserler koleksiyonunu oluşturmuştur.
Toplanmış eserlere ilk defa “müze” adı, Mehmed Emin Ali Paşa’nın (1815-1871) Sadrazamlığı ve Mehmet Esad Saffet Paşa’nın (1814-1883) Maarif Nazırlığı sırasında verilmiş, Aya İrini’deki müze böylece Müze-i Hümayun adını almıştır.
Saffet Paşa, sadrazamlığa yazdığı 20 Haziran 1869 tarih ve 36 sayılı yazısıyla, Galatasaray Lisesi (Mekteb-i Sultani) öğretmenlerinden İngiliz asıllı Edward Goold isminde bir kişiyi Müze-i Hümayun olarak isimlendirilen müzenin müdürlüğüne teklif etmiş, Goold 8 Temmuz 1869 tarihinde Müze-i Hümayun’un ilk müze müdürü olarak göreve başlamıştır.  Goold, 1869 Temmuzunda yani müdürlüğe atanmasından hemen sonra, Kapıdağı Yarımadası’nda Kyzikos antik kentinde kazı yaparak, oradan çok sayıda eser getirmiştir.
Goold, 1871 yılında görevden alınmış ve Müze-i Hümayun Müdürlüğü kaldırılmıştır. Goold’un ardından Avusturyalı ressam Teranzio, müze müdürlüğü görevine getirilmiştir. 1872 yılında Müze-i Hümayun Müdürlüğü yeniden kurularak, müdürlük görevine Alman Dr. Philipp Anton Dethier atanmıştır.
Osmanlı ülkesinin her tarafında eski eser araştırması yapabilecek eleman yetiştirmek amacı ile bir Asar-ı Atika okulunun açılması düşünülmüştür. Kuruluş emri, 1875 yılında padişahın onayından geçmesine ve programın yayınlanmasına rağmen, bu okulun açıldığına dair bir bilgiye rastlanılmamaktadır.
Dethier zamanının önemli faaliyetlerinden biri, Aya İrini’deki müzenin Çinili Köşk’e taşınmasıdır. Harbiye Silah Ambarı olan Aya İrini Kilisesi müze olarak kabul edildikten sonra, buraya konulan eser sayısı gittikçe artmaya başlamış ve binanın teşhir için uygun olmadığına karar verilmiştir. Yeni müzenin açılış töreni ise 16 Ağustos 1880 yılında yapılmıştır.


21765190_10155880369891042_5884080073662247830_n.jpg21751614_10155871663246042_5087426092718211957_n.jpg

Yeni müzenin açılışından sonra müze giriş ücreti de uygulanmaya başlanmıştır. Müze-i Hümayun’un her gün açık olduğu, Çarşamba gününün kadınlara ait olduğu, Salı günü giriş ücretinin beş kuruş, diğer günlerde iki buçuk kuruş olduğu ilan edilmiştir.
Dr. Dethier’in ölümünden sonra, 4 Eylül 1881 yılında padişahın emri ile Osman Hamdi Bey müze müdürlüğüne atanmıştır. Osman Hamdi Bey, 30 Aralık 1842’de İstanbul’da dünyaya gelmiştir. Babası tarafından 1860 yılında hukuk tahsili yapmak üzere Paris’e gönderilmiş, bir süre hukuk fakültesine devam ettikten sonra Paris’te Güzel Sanatlar Okulu’na resim derslerine, ara sıra da arkeoloji derslerine devam etmiştir. 1869 yılında İstanbul’a dönen Osman Hamdi Bey çeşitli görevlerde bulunmuş, 1880 yılında memuriyetten ayrılmıştır. 4 Eylül 1881 tarihinde Sultan II. Abdülhamid tarafından Müze-i Hümayun müdürlüğüne atanmıştır. Müdürlüğe girişinden yaklaşık dört ay sonra, 1 Ocak 1882 tarihinde, Sanay-i Nefise Mektebi Müdürlüğüne atanmış ve bu iki müdürlük görevini ölünceye kadar birlikte yürütmüştür.


18772_322787946041_6194232_n.jpg

Arkeolojik kazıların sadece yabancıların tekelinde bulunması Osman Hamdi Bey’i rahatsız etmiştir. Hamdi Bey bu yolda ilk adımını atarak Adıyaman İli, Kahta İlçesi sınırları içindeki Nemrut Dağı’nda ilk kazıyı başlatmış ve bizzat kendisi yönetmiştir.
Osman Hamdi Bey, 21 Şubat 1884 tarihinde yürürlüğe giren yeni bir Asar-ı Atika Nizamnamesi hazırlamıştır. Eski Eserler Tüzüğü diyebileceğimiz bu nizamname ile tarih ve sanat değeri taşıyan eski eserlerin Türkiye sınırları dışına çıkarılması, kesin olarak yasaklanmış ve arkeolojik kazılarla ilgili hususlar sağlam temellere bağlanmıştır. Daha önce 1874 yılında bir Asar-ı Atika Nizamnamesi çıkarılmıştı. Bu tüzük eski eser konusu ve kazılarla ilgili bir takım esaslar getirmekteydi. Ama eski eserlerin yurtdışına çıkarılmasını önleyen hükümler içermediği için kültür varlıklarımızın başka ülkelere götürülmesine bir bakıma yasal bir zemin de oluşturmaktaydı.
Osman Hamdi Bey’in başarılı bir arkeolog olarak literatüre geçmesine ve İstanbul Müzesi’nin dünyanın en önemli müzelerinden biri haline gelmesine neden olan en önemli olay Sidon (Sayda) kazısıdır. 1887’de Osman Hamdi Bey tarafından yapılan bu kazılarda bir kral nekropolü ve çok önemli lahitler açığa çıkarılmıştır. Bu lahitler arasında İskender Lahdi, Ağlayan Kadınlar Lahdi, Satrap Lahdi, Likya Lahdi, Sayda Kralı Tabnit’in Lahdi gibi eserler vardır. Arkeoloji âleminde önemli bir olay olarak kabul edilen Sidon (Sayda) eserlerinin bulunuşu Müze-i Hümayun’un ve Türk müzeciliğinin kaderini değiştirmiştir.
Osman Hamdi Bey, 1891-1892 yıllarında Muğla İli, Milas İlçesi’nin kuzeydoğusunda yer alan Lagina’da da kazı çalışmalarını yürütmüştür. Buradaki Hekate Tapınağı’nın kabartmaları açığa çıkarılarak 1891 yılında İstanbul’a getirilmiştir.
Dethier zamanından itibaren müze olarak kullanılan Çinili Köşk, yeni bulunan eserlerin bir kısmının teşhirine uygun olmamış, ayrıca bazı eserlerin bu binanın içine sokulması bile mümkün gözükmemiştir. Bunun üzerine Osman Hamdi Bey, mimar Aléxandre Vallaury’e bir müze binası planı çizdirmiştir. 26 Temmuz 1887 tarihinde Maarif Nezareti’ne bir yazı yazmıştır. Bu yazıda; Müze-i Hümayun bahçesine nakledilen eserlerin müzeye sokulmasının mümkün olmadığını, bunlar ve bunlardan sonra bulunup getirilecek eserler için Müze-i Hümayun’un karşısına yeni bir binanın inşasının gerektiğini, bu durumu da Sadrazam’a ve Maarif Nazırına arz ettiğini, söylemektedir. Ayrıca, Sanay-i Nefise Mektebi’ni (Bugünkü Eski Şark Eserleri Müzesi) inşa eden Vallaury Efendi’nin binanın planını çizdiğini bildirmektedir. Binanın maliyeti 2000 Osmanlı Lirası olacaktır. Kış gelmeden inşaatın başlaması gerektiğini zira ne kadar korunursa korunsun lahitlerin açıkta kalırsa bozulacağını ve zarar göreceğini bildirmektedir.

26112449_10156173462451042_619253984262886819_n.jpg

İki kat olarak inşası gerçekleştirilen binanın giriş kısmı, üçgen alınlıklı ve dört sütunlu antik bir tapınak cephesine benzetilmiştir. Binanın uzunluğu 65 m., genişliği ise 14 m.dir. Müzenin cephe mimarisi, Sidon Nekropolü’nde ele geçirilen Ağlayan Kadınlar Lahdinden esinlenerek yapılmıştır. Müzenin iki kat ile birlikte kapladığı alan 1800 m2 yi geçmekte olup alt kattaki iki büyük salona, Sidon Nekropolü’nden ele geçen İskender, Likya, Ağlayan Kadınlar ve Satrap Lahdi gibi lahitler konulmuştur. Bundan dolayı müzeye “Lahitler Müzesi” adı verilmiştir. Üst katta ise Sümer, Babil, Assur, Türk ve İslam eserleri konulmuştur. Tüm eserler bu binaya taşınmamış, Çinili Köşk ve müzenin bahçesinde de birçok heykel ve diğer eserler korunmuştur. 730.604 kuruşa mal olan bu yeni binanın açılışı 13 Haziran 1891 tarihinde gerçekleştirilmiştir.



18447241_10155451622231042_8561321143204758249_n.jpg

Müzenin açılışından iki ay sonra, 143.000 kuruş harcanarak müzeye bir modelhane (mülaj atölyesi), kütüphane ve fotoğrafhane yapılması için 20 Ağustos 1891 (14 Muharrem 1309) tarihinde padişah onayı çıkarılmıştır. Beş ay içinde mevcut binada kütüphane, mülaj ve fotoğraf atölyesi kurulmuştur. Müzenin altı adet olan salonlarından biri tarih ve Fenn-i Asar-ı Atika’ya ait kitapları içine alan bir kütüphane halinde düzenlenmiştir. Kütüphanenin düzenlenmesi işi ile bizzat Osman Hamdi Bey meşgul olmuştur.
Osman Hamdi Bey, müzeye ek bir bina yapılması için faaliyete geçmiştir. İkinci bölüm, ilk yapının doğu tarafına eklenmiş, planı da mimar Vallaury tarafından çizilmiştir. İnşaat, ressam ve mimar Philippe Bello’nun nezaretinde yürütülmüştür.
İkinci bölümün açılışından yaklaşık bir yıl sonra, yine padişahın tahta geçiş yıldönümüne rastlayan 1 Eylül 1904 tarihinde, üçüncü bölümün temeli atılmıştır. Söz konusu bölümün planı da yine mimar Vallaury tarafından çizilmiştir.
Müze-i Hümayun yeni yapılan ikinci ve üçüncü bölümleriyle ortada bulunan Çinili Köşk’ü at nalı şeklinde sarmış ama onun zarif mimarisini ve güzelliğini kapatacak, gölgeleyecek bir etki yaratmamıştır.
İstanbul’daki Neo-Klasik mimarinin en güzel ve görkemli örneklerinden biri olan Arkeoloji Müzesi, cephesinin ihtişamı ile son derece dikkat çekici bir mimari yapıya sahiptir. Uzun cephede geniş merdivenlerle ulaşılan iki girişi, dörder sütun ve alınlıklarla bir tapınak görünümündedir. Girişlerin arşitravında bronz harflerle kûfi üslupta yazılmış “Asar-ı Atika Müzesi” yazısı yer alır. Alınlıklarda ise Sultan II. Abdülhamid’in tuğrası yer almaktadır.
28 yıla yakın Müze-i Hümayun’un eserlerinin yer aldığı Çinili Köşk, arkeolojik eserlerin tamamen yeni binaya taşınması ile boşaltılmıştır. “Lahitler Müzesi” denilen yeni binanın üst katında teşhir edilmekte olan Türk ve İslam Eserleri, Çinili Köşk’e nakledilmiştir. Bu eserler 1924 yılında Milli Eğitim Bakanlığı’nın aldığı bir kararla; Türk ve İslam Eserleri Müzesi, Topkapı Sarayı Müzesi ve Ankara Etnografya Müzesi’ne devredilmişlerdir.
Osman Hamdi Bey, 24 Şubat 1910 Perşembe günü, 68 yaşındayken Kuruçeşme’de vefat etmiştir. Cenazesi, kendi vasiyeti üzerine Eskihisar’daki evinin bahçesine gömülmüştür. İzmit-Gebze Eskihisar’daki evi onarılarak; 29 Eylül 1987 tarihinde “Osman Hamdi Bey Evi ve Müzesi” olarak ziyarete açılmıştır.
Osman Hamdi Bey ölünce, 1892 yılından beri müdür yardımcılığı görevinde bulunan Halil Edhem Bey, müze müdürlüğü görevine tayin edilmiştir.  Daha sonra Sanay-i Nefise Mektebi Müdürlüğü görevi de kendisine verilmiştir. Halil Edhem Bey müdür olduktan sonra, Osman Hamdi Bey’in oğlu, mimar Edhem Hamdi kısa bir süre müdür yardımcılığı görevini yürütmüştür. Çok geçmeden istifa etmesi üzerine, Tahsin Öz, Nisan 1923 tarihinde müze müdür yardımcılığı görevine getirilmiştir.
İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nin yanında yer alan Sanay-i Nefise Mektebi’nin 1917 tarihinde Cağaloğlu’nda başka bir binaya taşınması üzerine, Halil Edhem Bey Eski Önasya kültür belgelerinin bu müzede sergilenmesine karar vermiş ve burasını Eski Şark Eserleri Müzesi olarak düzenlemiştir.